Olmayan Sevgiliye Mektuplar

image

Bana Deli Diyorlar  ¿

İyi okumalaar ^_^

~~~
Tarih; dünyanın durduğu, insanların sustuğu bir zaman aralığı…
~~~

Olmayan sevgilim, merhaba.
Biliyor musun, normalde kimseye merhaba demem. Onlar da bana demezler zaten. Onlarla aramızda böyle bir ilişki var. Onlar bana karışmaz, ben onlara.

Zaten bana kim karışmak ister ki? Hepsi benim deli olduğumu sanıyor. Yanıma yaklaştıklarında gözlerindeki korkuyu görebiliyorum. Onlara sürekli saldıracakmışım gibi temkinli davranıyorlar. Sanki daha önce böyle bir şey yapmışım da, sanki daha önce birini öldürmüşüm de , benden korkuyorlar. Zaten öyle bir şey olsa, birini asla öldürmem ben. Hepsini öldürürüm !

Onların mekanizması çok garip biliyor musun? Benliklerinin anatomisi çok karmaşık geliyor onlara. Onlar da bu karmaşanın içinden çıkamayıp yaşantılarına, verilen ilahi yüceliğin farkına varmadan, kendi ürettikleri robotlar misali monotonca devam ediyorlar. Onları görüyorum. Sabahın köründe çıkıyorlar dışarı, – Joe’nun dediğine göre hepsi işe gidiyormuş-, belirli bir zamanı var, çoğu güneşin batışına yakın geri dönüyor. Sonraki gün yine aynı, sonraki, sonraki, sonraki, sonraki iki günleri tatil. Bunu da Joe söyledi.

Joe’yu biliyor musun? Nereden bileceksin ki anlatmadım sana. Küçük bir kız çocuğuyken tanıştım onunla. Kahverengi tüyleri, kırmızı bir papyonu var. Söylediğine göre dört tane de pençesi varmış. Yirmi bir yıldır benimle biliyor musun? Hiç terketmedi beni. Bana deli demeyen tek kişi de o. Tabi bu yirmi bir yıllık dostluğun zararları da oluyor; mesela omzunun hemen üzerinde bir yırtık var, geçen gün odamda koşuyordum. Bazen düşünürken koşmak iyi geliyor da.. Yatağımın yanında yerde oturuyormuş, çelme takıp düşürdü beni. Omzundaki yara da bunun bir sonucuydu, bir ceza. Ama sonradan pişman oldum, hatta ağladım. Seslerimi duyunca annem girmiş odaya, yere çöküp o da ağladı. Ona neden ağladığını sordum, cevap veremedi..

Neyse sevgilim, sana yazdığım mektupta seni ihmal etmişim gibi duruyor, öyle değil ama. Hayatımda olan biten her şeyi anlatasım var sana. Her saniye seni düşünüyorum bunu bilmelisin. Dün gece geldiğinde yanıma, ağladım yaslanıp omzuna. O kadar yumuşaktı ki omzun, sanki dünyanın en yumuşak kuş tüylerinden yapılmış bir yastıktı.

Annem bana senin olmadığını söyleyip duruyor. Onu inandıramıyorum, o kadar önyargılı ki.. Geçen – her zamanki gibi- bana sarılıp ağladı. Bana acımasına dayanamıyorum!

Ben yine de her gün seni bekliyorum. Bazen gördüğümde seni sana sarılamadan kaçıyorsun ama neden ki? Seni sıkıyor muyum yoksa? Eğer öyleyse söyle, istemezsen sana görünmem..

Bak gökyüzüne binlerce yıldız var. Çoğu insan onların geceleri çıktığını söyler, oysa ben onları gündüzleri de görüyorum. Tamam belki de ben gördüğümü hayal ediyorum- bunu da insanlar söylüyor- ama bir şeyin gece çıkması için her gün yeniden yaratılması gerekmez miydi? Bence onlar hep oradalar sevgilim.

Ve yine insanların dediklerine göre, gökteki her yıldız bir insan demekmiş, her kayan yıldız da aramızdan ayrılan bir insan demekmiş. Peki geceleri çıkıyorsa bu yıldızlar, biz insanların da gündüzleri yok olup geceleri çıkmamız gerekmez miydi? Hah, bir de bana deli diyorlar!

Ama şu ciddi anlamda kafamı kurcalıyor; Çoğu hisli insan geceleri ağlıyor. Şairler geceleri akıyor şiirlerinin içine, mısraları geceleri inletiyor kalpleri. Ne garip, böyle olan çoğu insanda yıldızlardan medet umuyor, onları izliyor geceleri.

O gökyüzündeki yıldızlar, bir insan temsili mi bilmem ama her gece hissedilen o dertli insanların yanan yüreklerinden bir ateş kıvılcımı olduğundan eminim…

İnsanları anlamıyorum sevgilim, onların hiçbirinin vahşi bir yaratıktan farkı yok. Beni korkutuyorlar, onlardan çok korkuyorum.

Ne olur sevgilim, gel artık. Ben her gün, her saniye seni düşünüyor, geldiğin günlerin hayalini kuruyorum. Ne olur gel ve kurtar beni..

Bekliyorum seni, son nefesimi verene, kıyamet kopana kadar…

” Seni seviyorum”

Reklamlar

Olmayan Sevgiliye Mektuplar

image

İyi okumalaar ^_^

Bir şizofrenin kaleminden

~~

Tarih: Dünyanın durduğu, insanların sustuğu bir zaman aralığı…

~~

Merhaba, olmayan sevgilim. Bir mektuba böyle başlanır mı bilmiyorum, daha önce kimseye mektup yazmadım ki ben.

Evet, olmayan ama alınma. Diğerleri için yoksun sadece. Oysa ben seni hissediyorum her an, her saniye. Sürekli yanımdasın, gülüyorsun bana. Sohbet ediyoruz seninle, sarılıyoruz yeri geldiğinde. Anlatıyorsun bana yaşadıklarını, bıkmadan dinleyebileceğim o tatlı sesinle. Büyüleniyorum ağzından çıkan her kelimeyle , anlattıklarına doğru dürüst tepki veremiyorum bile.

Yalnız ne gariptir. Yanında olduğum dakikalarda bile özlüyorum seni. Öyle bir özlem ki bu, yanıyor içimde yanıyor, ne su tesir ediyor ne başka bir şey. Sarılmak geçirmiyor, kokunu içine çekmek dindirmiyor. Ne yapacağımı bilemiyorum artık. Günlerim amaçsızca zamanın içinde eriyor, çektiğim her nefes hayasızca boğazımda düğüm oluyor

Yok olmak istiyorum seni düşünemediğim her vakit. Sensiz kurduğum her hayali yakmak istiyorum ateşe atıp. Sensiz hiçbir şeyin değeri yok!

Biliyor musun, hayalimde beyaz tenlisin, mavi gözlerin ve siyah saçların var, boyun benden bir karışcık uzun sadece. Yakışıklı mısın ? Kesinlikle hayır ! Hemcinslerime ait çiftli gözlerin sana bakmasına , seni elde etmesine dayanamam ben ! Hem benim içinde bir önemi yok, ben, sen nasıl olursan ol, öyle seviyorum seni.

Biliyor musun? Aslında görüntünün canı cehenneme ! Ben seni sadece seviyorum olmayan sevgilim ve bekliyorum.

Bekliyorum çıkageldiğin o günü , ellerimi tuttuğunu, gözlerimizin bakıştığını sıcak gülümsemelerimizle, sarıldığımızı ve ağzından çıkacak olan o iki çift sözü;

” Seni seviyorum…”

Allah aşkına işçi sınıfını rahat bırakın!

image

“…size bir şey dediğim yok. İşinize devam edin.  Vaiz verin ve bu yolla para kazanın. Ama Allah aşkına işçi sınıfını rahat bırakınız… Siz düşman tarafından mısınız? Sizin işçi sınıfıyla hiçbir ilişkiniz  ve alıpvereceğiniz yok. Elleriniz başkalarının sizin için yaptığı işler sayesinde yumuşacıktır. Nerede ise göbek peyda edecek kadar mükemmel yiyorsunuz. Sizin,  bugünkü düzenin temel direğini oluşturan kuramlardan başka fikirleriniz yoktur. Siz İsviçre gönüllüleri gibi tutma askerlersiniz. Size ekmeğinizi ve tuzunuzu verenlere sadık kalınız. Ettiğiniz vaazlarla velinimetlerinizin çıkarlarını koruyunuz. Ama işçi sınıfına kadar inip onlara yalancı kılavuz olmaya kalkmayınız. Namuslu insan sıfatıyla, iki düşman orduda aynı zamanda bulunamazsınız. İşçi sınıfı siz olmadan da yolunu bulmuştur. Emin olun bundan sonra da bulur.  Hatta siz olmasanız daha iyi ve daha da çabuk olur! ”
#ErnstEverhard ( Demir ökçe)
♥Jack London

Bir garib kalem

image

Ne garip,  ne çok mutlu olduğum bir anımı hatırlıyorum küçüklüğümden ne de çok üzüldüğüm.. Aslında bunlar parçalanamaz küçüklüğümden.  Ben gülen ve canlı bir çocuktum aynı zamanda da içinde daima başka bir çocuk yetiştiren.  Sanki o çocuk benden sonra doğdu o yüzden şuan halen büyümüyor, hâlâ bir çocuk.  Yine de o çocuk bedenin içinde entellektüel bir yetişkin vardı. Insanlarla konuşmayıp kabıma çekildiğimde konuşmaya o başlıyordu.  Daha ilkokul beşinci sınıfta devrimciliğin artık pek bir şey ifade etmediğini düşünüyordum. Ama asla bilmiş olmadım, hep içimde sakladım. Çok melankolik bir yanımda var, o melankoli bir sarmaya dursun bedenimi,  hiç bir sorunum olmasa da acıların en acısını çekmiş gibi ağlardım. İlk başta göz yaşlarıyla olan bu eylem zamanla kelimelerle olmaya başladı. Bu yüzden bu iki kavramı enlendiremiyorum. Ne en mutlu ne en üzücü. Ayrıca benliğim, tek karakter çevresinde bütünleşmiş birden fazla insandan oluşmakta. Ben garib bir kalemim aslında. Dahası yok!

#Kendiruhumdan

Geride kalan

image

Gitmek, giden için pek bir anlam ifade etmez aslında. Giden sadece ilerisini düşünür. Geride bıraktıklarının neler hissedebileceğini düşünemez.

Gidenin aklı basmaz buna. Çünkü giderken yeni doğmuş bir bebekten farksızdır, bilinçsizdir. Önüne çıkan yollarda nasıl yürüyeceğini bilemez , en kötüsü ona yürümeyi öğretecek birisi de yoktur. Çakıllı yollarda emeklemek zorunda kalır, dizleri elleri tahrişten kanla boyanır.

Gitmek, eğer derin bir anlam ifade edecekse,bu geride kalan için geçerlidir. Geride kalanlarında gelecek kaygısı vardır ama bu kaygı giden içindir. Onun kendisine ihtiyacı oldugunu düşünür. Onun yalnız başına o çakıllı yollarda yürüyemeyeceğini bilir. Yalnız kalmanın verdiği acıyı tüm hücreleriyle bastırmaya çalışır.

Oysa ki , gidenden daha acizdir o ama onun için güçlüymüş gibi davranır. Gitme diyemez çünkü ona karşı gelemez. Gitme diyemez çünkü bunu bencillikten sayar.

Gözyaşını içine akıtır geride kalan. Gözyaşları içeride bir göl oluşturur, hissettigi acizliği, yalnızlığı hüzünü öldürüp o göle atar. Kimsenin bundan haberi olmadan,kimse farketmeden. Bunun sadece onun bilmesi de huzursuz eder onu. Faili bilinmeyen bir cinayetin suçlusu gibidir ruh hali. Öldürdüğü acıların acısını çeker sonrada. Bunun dışa vurumları ise hastalıktır.

Bazısı fiziksel hastalanır. Yataklara düşer ateşler içindedir. Bazısı zihinsel çöküntü yaşar. Her şeyi bırakır, hayatla ilgili bütün varlığı bir hiçliğe dönüşür.

Giden için , evet zordur gitmek ama bu zorluk kendisi için duyduğu kaygıdan ibarettir.

Geride kalan, bencillik olduğunu düşünürken ona ” gitme ” diyemezken giden bunu hiç düşünemez .

Giden bencildir, giden duygusuzdur . Çünkü kanatlarını kaybetmiş bir kelebek gibidir. Uçamaz, ileriye devam edemez.

Geride kalan ise acizdir. Bu acizliği kendi canını acıtır ancak.

Geride kalan yalnızdır, huzursuzdur, sağlıksızdır …

Raylarda bir tren, trenin içinde bir ben..

image

Dakikalar saatlere, saatler günlere, günler haftalara…

Yük vagonu misali bağlanmış birbirine, insanı rahatsız eden homurtusuyla ilerliyor raylarda. Bende aynı trende zoraki ilerleyen bir yolcu.

Raylar nerede son bulacak, bu tren hangi istasyonlarda duracak bilmiyorum. Cam kenarında bir koltuğa oturtturulmuşum, çevreyi izleyerek vakit geçiriyorum; Çocukluğumun geçtiği budala günler misali. Bu tren gibi, hayatımın da sonunda nereye varacağını düşünemedigim günler. Sadece istediğim, olmayınca ağladığım günler. Hayal dünyamda yarattığım öcülerden korktuğum günler…

Tren ilerlemeye devam ettikçe manzara da değişiyor. Düz ovaların yerine, büyük, karmaşık ağaçlar beliriyor camın ardında. Bu sefer manzarayı izlerken düşünmeye başlıyorum. Acaba diyorum, hangi istasyonda inip , başka bir trene binsem ? Karar veremiyorum; Önce ilkinde inmek istiyorum, sonra bir diğerinde. Karar verememek, içinden çıkılamaz bir hâl alıyor. Olgunlaşmamış fakat gereğinden fazla büyütülmüş bir sorun. Sorunlarımda aynı benim gibi, henüz kızarmış bir meyve, toplanma zamanı daha gelmemiş.

Derken, tren aniden bir istasyonda duruveriyor. İnmek isteyerek ayaklanacak oluyorum fakat bir silüet, beliriveriyor birden . Oturduğum yere çivilenmeme sebep oluyor.

Bir erkek yüzü bu. Gülümsüyor bana. Çok… Nasıl desem . Güven verici bir gülümseme bu. İçim ısınıyor birden. Heyecanlanı veriyorum. Karşıma oturuyor.

” Merhaba .”

Bu kısacık, yedi harfli kelimeyle başlıyor her şey. Gülüşmeler, bazen hıçkırıklarla, bazen sessiz sedasız akan gözyaşları. Kıskançlıklar, tartışmalar, uyuşmazlıklar, her şeyi unutup yeniden başlamaya çalışmalar.

Trene ondan başka binenlerde oluyor tabi ama herkes kendi koltuğuna oturuyor. Arada dönüp gülümseyerek selam veriyorlar ama ağladığımda ya da somurttuğumda kimse bana selam verme ihtiyacı hissetmiyor. Anlam veremiyorum onlara. Neden diye düşünüyorum. Onlar ağladıklarında koşan ben olmuyor muyum ?

Bakışlarımı tekrar ona çevirirken tren yeni bir istasyonda duruyor. Gülümsüyorum ona lakin onun yüzünde eskisi gibi gülümsemeler, ağzında sevgi sözcükleri yok. Kalbime işliyor , ateşte ısıtılmış demir bir çubuk gibi, batıveriyor kalbime.

Daha fazla göz göze gelemiyorum. Kafamı çevirip manzarayı izlemek istiyorum, fakat doğa beni ikinci kez hüsrana uğratan kişi oluyor. Artık o canlılığı göremiyorum, yeşil karmaşık ağaçlar yok. Yerlerine binalar dikilmiş, betonla kaplanmış.

Tren tekrar sarsarak harekete geçiyor. Kafamı tekrar ona çeviriyorum…

Yok ! Telaşla bakıyorum etrafıma. Gitmiş !

Elveda bile demeden ! Bir kelimeyi bana çok görerek.

Şaşkınlığım bir süre aptal gibi bakınmama sebep oluyor. Anlayamıyorum. Anlayamamak, beynini,kelepçeleyip bırakılmış gibi, kullanamamana sebep oluyor.

Bakınmalarımı da bırakıyorum artık. Şimdi, göz yaşlarım içerde bir sel oluşturuyor, damla damla dökülüyor gözlerimden çeneme doğru. Hıçkırık nöbetleri bırakmıyor peşimi. Ateşim yükseliyor.

Bunlar olurken yanıma kimse gelmiyor. Nasılsın diyenim olmuyor. Yapayalnız kalıyorum. Yalnızlık, hâlâ onu düşünüyor olmama sebep oluyor. Onu aklımdan çıkaramama.

Üzüntüm, yollarda ilerledikçe, nefrete dönüşüyor. Ona karşı, pas tutmuş bir kin oluşuyor içimde. Kazılıp, eski haline döndürülemeyecek safhada.

Kin, insanı yiyip bitirir. Sonucunda öç alınmadıysa, insana sönmeyecek yangınlar yaşatır . Ve sadece güçlü bir iradeye sahip kişiler, intikam hazzını yaşayabilirler.

Fakat ben, intikam alacak iradede değilim. Kinim, kendime nefret duymama dönüşüyor. Gideceğini anlamalıydım, gitmemesi için bir şeyler yapabilirdim, diyerek kendimi suçluyorum. Kendimi dünyanın en aptal kişisi ilan ediyorum.

Yaşantılarım, ruhsal değişmelerim trenin ilerlemesine engel olmuyor. Durdurmak istiyorum bir an ama elimde değil durduramıyorum.

İstasyonlarda duruyor, yeni insanlar alıyor, yola devam ediyor. Bana hiç durmayacakmış gibi geliyor bu tren. Yolun sonu hiç gelmeyecekmiş gibi.

Neredeyse durduğumuz her istasyondan sonra yeni biri oturuyor karşıma. Onlarda gülümsüyor fakat onunki kadar güven vermiyor . İçim ısınmıyor, ısınamıyor.

Güvenimi yitirmişim insanlığa karşı. Beni hep yarı yolda bırakacaklarını düşünüyor, yalan konuşmakla suçluyor, bir türlü güvenemiyorum.

Güvensizliğin içinde boğulurken , yine biri çıkıyor karşıma. Fakat, diğerleri gibi karşıma oturmuyor o. Hemen yanıma oturuyor. Bana neden somurttuğumu soruyor.

İlgilenmiyorum ilk başlarda. Onun da gideceğini düşünüyorum. Ona da güvenmiyorum.

Kaç istasyonda durursak duralım, inmiyor o inadına. Elimi tutmak istediğini, yolculuğu benimle bitirmek istediğini söylüyor.

Garipsiyorum. Daha önce karşılaştıklarımdan çok farklı diye düşünüyorum. Üzüldüğümde ne olduğunu soran , beni güldürmeye çalışan tek kişinin o olduğu ayrımına varıyorum.

Elimi uzatıyorum bende ona. Şimdi yüzü gülüyor ve uzun zamandan beri , ilk defa benimde.

Ayrılmıyor hiç yanımdan. Güvenimi boşa çıkartmıyor. Zorlukları birlikte aşarken sıkı sıkıya elimi tutuyor bırakmak yerine.

Ve bir zaman sonra , küçüğümüz dünyaya geliyor. Babası, bana benzediğini söylese de , ben onu kimseye benzetemiyorum..

Onu büyütmenin zorlukları biniyor şimdi sırtımıza. O yine elimi tutmuş, sırtımda ki ağır yükü hafifletmeye çalışıyor.

Hayranlıkla ona bakıyorum. Saçları hafiften ağarmış. Bir zamanlar simsiyah olan saçı. Kusursuz yüzü kırışıklıkları taşır olmuş. Benim de ondan bir farkım kalmamış. Küçüğümüz, artık büyümüş, bir sonra ki istasyonda iniyor. Yalnız kalmışız.

Yaşlılığımız yine yan yana geçiyor, hâlâ elimi tutuyor. Onu sevdiğimi anlıyorum. Gerçekten sevdiğimi, beni seven tek kişinin o olduğunu anlıyorum. Beni anlayan, bakışlarımdan neler düşündüğümü bilen.

Sonra ki istasyonda tren tekrar duruyor. O , sevdiğim tek insan birden ayağa kalkıyor. Neler olduğunu anlayamıyorum. Neden durup dururken ayaklanıyordu ki?

Kır saçları ve her birini tek tek sevdiğim kırış kırış olmuş yüzüyle bana dönüyor. Ağlayacak gibi oluyorum. Pardon, ölecek gibi.

Yaklaşıyor bana. Dudaklarını dayıyor dudaklarıma. Saniyelik.

Geri çekiliyor sonra. Gülümsüyor. Gözlerimden yaşlar akıyor, değdiği yeri yakıyor. Arkasını dönüyor ve gidiyor.

O iner inmez tren hareket ediyor. Bağırıyorum, çığlıklar atıyorum ama o duymuyor. Trenden inmiş, yürümeye devam ediyor.

Beni duysun, farketsin diye camlara vuruyorum ama onun umrunda bile değilim.

Tren hızlandıkça hızlanıyor. Sanki şimdiye kadar hiç bu kadar hızla yol almamıştı. Üzerinde ki yükler azaldıkça, hızı da artmıştı sanki.

O an dank ediyor. İşte diyorum, asıl yalnızlık bu demekmiş. Gerçek yalnızlığı şimdi tadıyorum.

Yalnızlık bana öyle bir acı çektiriyor ki , artık nerede diye düşünmeden inmek istiyorum, durulacak ilk istasyonda.

Kısa bir süre sonra dileğim gerçekleşiyor. Tren, benim için son kez duruyor. Kapılarsa tersine benim için ilk kez açılıyor.

Trenden inerken düşünüyorum. Acaba, ilk istasyonda inseydim, hayatımı nasıl noktalardım? Yapmak istediklerimi yapsaydım, beni gerçekten seven tek insanla karşılaşır mıydım yine de? Yavrumuz gibi bir çocuğum olur muydu? Daha mı mutlu yaşardım ? Peki pişman mıydım?

Hayır , hayır. Sonsuzluğa giden birisi için bunları düşünmek çok geç ve aptalca.

Peki neden yaşadım? Amaçsızca…

Ahh, evet. İçimi yakan sadece buydu. Onca yolculuğu bir hiç uğruna çekmek…

Yaşamımın yarısını geçirdiğim insan ve onunla tek meyvemiz aklıma geliyor o an. Onlar için yaşamış olduğumun farkına varıyorum.

Amaçsızca değildi. Yaşamak amaçsızca değildi. Eğer insanlar, değecek şeyler için yaşarsa , yaşamak kolayca anlam kazanabiliyordu…

Yaşamak, tren yolculuğu gibiydi işte; inmen gereken yere kadar, düzinelerce istasyon da durursun, yaşamın bize sunduğu bazı fırsatlar gibi. O fırsatı değerlendirip değerlendirmemek senin elindedir. Aynı zamanda düzinelerce, insan inip biner. Bazısı karşına oturur, bazısı yanına. Bazısı ilk istasyonda iner, bazısı seninle sonsuza gider…

Senden sonra; Uyanmak ve Yaşamak

image

Güneş, karanlığı yarıp, yok ediyor yine. Uykuda bile huzursuz olan ben, her zamanki demodelikle uyanıyorum.

Daha doğrusu göz kapaklarım açılıyor . Evet, benim anladığım “uyanma” kavramını en iyi anlatan cümle bu oluyor.

Kalkıyorum yataktan. İçimde yine o garip duygular. Terkediliş, yalnızlık, hayal kırıklığı ve bastırılmış bir sevme iç güdüsü.

Bunlar kalbimin orta yerinde, günlük bir alışkanlıkla yanmaya başlıyor. Çıkan yangın içimi yakıyor. Sanki bastırmaya çalışırmış gibi yutkunuyorum ama boğazım düğümlenmiş.

Hani ağlamak istersin ama gururun gözyaşlarına izin vermez ve onları geri gönderir. Onlarda boğazında dizilirler. Sen her yutkunduğunda canın yanar. İşte benim yaşadığımda bunun gibi biraz. Benim boğazımda göz yaşları degil, duygular birikiyor , tek fark bu.

Peki, vücudum ayağa kalkıyorda ne mi yapıyor? Hiçbir şey. Belki de hareket ediyordur ama farkında değilim; Ruhum bedenimden bağımsız işliyor. Beyin düşünse de , ciğerler nefesi içine çekse de , ruhun bundan haberi olmuyor. Bir tek kalp varya, hah işte o biliyor sadece, ruhun nerede olduğunu, neler yaptığını.

Evet daha demin ayağa kalktım ama uyuşturucu enjekte edilmiş gibi vücud.

Şimdi ruhum kalbimle buluşuyor. Tek dostunun o olduğunu anlıyor ruhum, başka kimsesi yok. Gün bitene, ruhumun da kalbiminde mecali kalmayana kadar, ruhum içinde yangınların olduğu kalbime merhem olmaya çalışıyor. Çünkü aynı ruhum gibi, kalbiminde kimsesi yok.

İşte, benim için “yaşama” kavramı bu. Göz kapaklarını açmak, ayağa kalkmak, nefes alıp vermek ama narkoz almış bir hasta gibi farkında olmamak. Tüm bunları ” yeter artık” diyerek son vermek istemek ama karşı konulamayan ilahi güç karşısında ezilmek. Tüm bunlar neden olan seni sorgulayamamak.

Evet, belki de en acı olanı bu. Çünkü nedenini sorgulamak istesem , bu sefer yaşayışımın tek kanıtı nefeslerimde terk edecek gibi sanki. Nedenini düşündüğümde , beynim de donacak, işlevini yitirecek sanki.

Yok, yok. Terkedilişimi, yanlızlığımı, hayal kırıklığımı ve içimde bastırdığım sevgimi bana geri verin. Bu o ‘ nu düşünmekten, görmekten , hissetmekten daha az acı veriyor bana.

Yaşarken , yaşayamamaktan daha az acı veriyor bana…

Şimdi Benim Gökyüzüm

Hani bilirsin ya gökyüzü mavidir, bulutlar beyaz. Yağmur yağarken kararır bir tek, güneş açınca aniden, belirir canlı yedi renk.

Peki benim gökyüzüm? Benim dünyamda ki gökyüzüm öyle mi? Sen gittiğinden beri hep karanlık fakat yağmur yağdığı felan yok.

Bulutlarda uğramıyor buralara. Bir tek geceleri ay çıkıyor, bazen hilal bazen dolunay oluyor.

Gidişinden sonra bazen karşılaşıyoruz ya, sen bana artık eskisi gibi gülmeyen bakışlarınla selam veriyorsun. İşte o zamanlar olduğu gibi, ay da biraz içimi aydınlatır gibi oluyor ama nafile.

Güneş istiyor bu gökyüzü, aydınlık istiyor ama güneşin bundan haberi yok…

Senin gibi işte. Güneş, gökyüzü için neyse, sende benim için o’sun. Gidişinle anladım ben, benim için , benim gökyüzüm için neler ifade ettiğini.

Gel ki açsın bu güneş, aydınlansın bu gökyüzü, gel ki bulutlar uğrasın buralara tekrar… Gel ki papatyalar açsın, yapraklarını teker teker koparıp beni sevip sevmediğini sorayım onlara… Gel işte, sen yeter ki gel…